Belâya Sabretmeli, Şikâyet Etmemeli




Sabır, dert ve elemi şikâyet etmemektir. Her musîbete ve belâya sabretmek, şikâyet etmemek lâzımdır. Zîrâ, sabrı bulunmayan insanların dinleri kolaylıkla helâk olur. Dert ve belâ çekenlere sevâp olmaz. Dert ve belâlara sabredenlere, bunları Allahü teâlâdan bilip, Ona yalvaranlara sevâp vardır.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Yeryüzündekilere merhamet eyleyin ki, göklerdekiler de size merhamet eylesin. Sıddîkların nişânı odur ki, sadaka verirken gizli verir, bir belâya uğradığı zamân, bağırıp çağırmaz, kimseye şikâyet eylemez ve o belâyı herkesten gizler ve bir günâh işlediği zamân ardından hemen sadaka verir ki, günâhına keffâret olsun.)
Peygamber efendimiz, kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz, kimseden şikâyet etmez ve arkasından söylemezdi. Bir kimsenin sözünü veyâ işini beğenmediği zamân; (Bâzı kimseler, acabâ neden şöyle yapıyorlar?) buyururdu.
Hazret-i Ömer buyuruyor ki:
“Bana bir belâ gelirse, üç türlü sevinirim.
Birincisi, belâyı Allahü teâlâ göndermiştir. Sevgilinin gönderdiği her şey tatlı olur.
İkincisi, Allahü teâlâya, bundan dahâ büyük belâ göndermediği için şükrederim.
Üçüncüsü, Allahü teâlâ, insanlara boş yere, faydasız bir şey göndermez. Belâya karşılık, âhırette ni'metler ihsân eder. Dünyâ belâları az, âhıretin ni'metleri ise, sonsuz olduğundan, gelen belâlara sevinirim.”
Hazret-i Alî'ye, zehirden daha acı olan nedir? diye suâl edildiğinde; “Zehirden daha acı olan, sabretmektir” cevabını vermişlerdir.
Rızâ demek, Allahü teâlâdan gelen her şeye râzı olmak demektir. Allahü teâlâdan bir felâket gelse, ona da rızâ gösterir, kimseye şikâyet etmez. Bu, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Fakat, bunu yapabilen, büyük bir insandır. Böyle insanlarda, Peygamberlere mahsûs sabır ve tahammül var demektir. Allahü teâlânın büyüklüğüne inandığı derecede insan, bu tahammülü ve rızâyı gösterebilir. Gıbta edilecek bir meziyettir. Hastalığı herkese söyleyip, hâlinden şikâyet etmek harâmdır. Şikâyet niyyeti ile değilse harâm olmaz. Fakat, söylememek iyidir. Çünkü çok söyleyerek, şikâyet şeklini alabilir. Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
(Bir kimse geçim darlığından şikâyetçi olduğu hâlde sabâha çıksa, Rabbinden şikâyet etmiş gibi olur. Bir kimse dünyâ işi için üzülerek, mahzûn olduğu hâlde sabâha çıksa, Allahü teâlâyı darıltmış olarak sabâhlamış olur. Bir kimse, zengine zenginliğinden ötürü tevâzû etse dîninin üçte ikisi gider.)
Peygamberlerden Yûsuf aleyhisselâma zulmedilmiş fakat O, zulmedenleri affetmiş, Allahü teâlâ Süleymân aleyhisselâma çok şeyler ihsân etmiş, O da şükretmiş ve Eyyûb aleyhisselâm da, çok büyük bir derde, hastalığa mübtelâ olduğu hâlde, sabretmişti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; “Belâlar, dertler, Allahü teâlânın irâdesi ve ezeldeki takdîri ile gelmektedir. Onun takdîrine râzı olmak ve teslîm olmak lâzımdır” buyurmaktadır.
Netice olarak, nimeti de, dert ve belâyı da gönderen Allahü teâlâdır. Nimet zamanı şükretmeli, belâ ânında da sabretmelidir. Şu beyitte ifâde edildiği gibi:
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime.
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbâlime!
--------------------
Osman Ünlü